4 Nisan 2010 Pazar

YENİ MASONİK DÜZEN





YAHUDİLİK VE SİYONİZM HAKKINDA
ÖNEMLİ BİR AÇIKLAMA


Kitabın ilerleyen bölümlerinde bazı Yahudilerin, batıl birtakım geleneklerin veya radikal, ateist Siyonist ideolojinin etkisi altında kalarak, gerçekleştirdikleri faaliyetlere ve geleceğe dair çeşitli planlarına yer verilmektedir. Bu batıl görüşlerden etkilenen kişiler zaman zaman İsrail derin devleti içine de sızmakta, hatta kimi zaman İsrail'in iç ve dış politikasında yönlendirici rol üstlenebilmektedirler. Ancak bu kitapta bulunan bilgiler nedeniyle çeşitli yanlış anlamalar olmasını engellemek için, bazı konulara açıklık getirmekte de fayda vardır.
İlk olarak belirtilmesi gereken husus, burada yer alan bilgilerin tüm Yahudileri kapsayan konular olmadığıdır. Yahudilerin büyük çoğunluğu söz konusu faaliyetlerden, bu faaliyetlerin arka planlarından ve asıl hedeften haberdar olmadığı gibi, çok büyük bir çoğunluğu da bu uygulamalara karşı çıktıklarını sık sık ifade etmektedirler. Dolayısıyla, kitabın ilerleyen bölümlerinde eleştirilen, hiçbir şekilde Yahudi toplumunun geneli değildir.
Eleştirilen husus, Kitabı Mukaddes'e birtakım yanlış anlamlar yükleyerek şiddeti ve acımasızlığı sözde makulleştirmeye çalışan batıl gelenekler ve bu geleneklere dayanarak, diğer insanları ikinci sınıf olarak gören, onları haksızlık ve zulme uğratmayı normal karşılayan radikal dünya görüşüdür. Yani, sosyal Darwinist ve işgalci bir ideoloji olan radikal, ateist Siyonizm'dir. Bilindiği üzere, Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Yahudilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenarasyona uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal ve din dışı bir anlayışa dönüşmüştür.
Günümüzde Siyonizm iki farklı şekilde görülmektedir. Bunlardan ilki, İsrail'de huzur ve barış içinde, Müslümanlarla birlikte yaşamak isteyen, güvenlik arayan, dedelerinin topraklarında ibadet edip, ticaret yapıp varlıklarını sürdürmek isteyen, dindar Yahudi halkının düşüncesi olan Siyonizm'dir. Müslümanlar bu anlamdaki Siyonizm'e karşı değildir. Dindar Yahudi halkının, kendileri için kutsal olan topraklarda güven ve huzur içinde yaşamaları, Allah'ı anmaları, sinagoglarında ibadetlerini yapmaları, topraklarında bilim ve ticaretle uğraşmaları kısaca burada diledikleri gibi yaşamaları ve yerleşmeleri Müslümanları rahatsız edecek bir durum değildir. Hatta bu, Müslümanların sevinç duyacakları bir güzelliktir. Tarih boyunca Yahudilere karşılaştıkları çile ve zorluklarda, onlara varlıklarını devam ettirme imkanı tanıyan, onları barındırıp kollayan hep Müslümanlar olmuştur.
Samimi dindar bir Yahudi'nin, yukarıda anlattığımız şekliyle, Tevrat'a dayandırdığı Siyonist inancı bu açıdan İslamiyetle çelişmez. Zira, Kuran'da Allah İsrailoğulları'nı yaşadıkları bu topraklarda yerleşik kıldığını şöyle bildirmektedir:

Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz." (Maide Suresi, 5:20-21)

Dolayısıyla Yahudiler bu topraklarda hür yaşama hakkına sahiptirler, ancak bu hak söz konusu topraklarda asırlardır varlıklarını devam ettiren ve bölgenin kutsallığına inanan Müslümanlar ve elbette Hıristiyanlar için de geçerlidir. Bu mübarek topraklar her dinden her toplumdan insanın birarada huzur içinde yaşayabileceği kadar geniş, güzel ve bereketlidir. Birinin yaşam hakkı diğerinin yaşam hakkını asla ortadan kaldırmaz.
Özet olarak, eleştirdiğimiz ve tüm insanlar için büyük bir tehlike olduğunu ifade ettiğimiz, "dinsiz, Allah'sız Siyonizm"dir. Allah'ın varlığını, birliğini savunmayan, materyalist, Darwinist anlayışı teşvik ederek dinsizlik propagandası yapan, ateist Siyonistler, dindar Yahudiler için de dindar Hıristiyanlar için de çok büyük bir tehlikedir. Ateist Siyonizm, günümüzde barışa, huzura, güzel ahlaka karşı mücadele vermekte; sürekli fitne, kargaşa çıkarmakta, kan dökmektedir. Müslümanlar ve dindar Yahudiler ve Hıristiyanlar, Allah'sız Siyonizm'e karşı Allah inancının yayılması konusunda birlik olmalıdır.
Samimi olarak iman eden Yahudiler ve Müslümanların birbirleriyle olan ilişkileri de, hoşgörü, saygı ve merhamet çerçevesinde olmalıdır. Zira bu, Kuran-ı Kerim'de Allah'ın Müslümanlara bildirdiği ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatıyla bize gösterdiği ahlak ve tavırdır.
Allah Kuran'da Yahudiler ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak bildirmiş ve Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini detaylı olarak açıklamıştır. Kitap Ehli, temeli Allah'ın vahyine dayanan ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine göre Müslümanların, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan iman edenlere sevgi, şefkat, hoşgörü ve saygıyla yaklaşmaları gerekir. Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara çağrısı ise Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

"Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46)

Bu çağrı, Müslümanların Kitap Ehli'ne bakış açısını açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır: Hepimiz bir olan Allah'a iman etmekte, Rabbimiz'in göndermiş olduğu elçileri sevmekte ve saymakta, Allah'ın koyduğu sınırlara uymakta, kutsal kitaplarımızda bildirilen ahlakı yaşamaktayız. Dolayısıyla da, birbirimize anlayış, merhamet, sevgi ve saygıyla yaklaşmakla yükümlüyüz.

Hepimiz Aynı Peygamberleri Seviyor ve Sayıyoruz
Müslümanlar gönderilmiş tüm peygamberlere iman ederler. Rabbimiz'in geçmişteki peygamberlere göndermiş olduğu kitaplara inanırlar. Bir ayette bu gerçek şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Al-i İmran Suresi, 84)

Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Yahya, Hz. İsa ve Hz. Musa Yahudiler ve Hıristiyanlar için ne kadar önemli ise, Müslümanlar için de o kadar önemlidir.
Yahudilerin bizim de Peygamberimiz olan Hz. Musa’ya saygı duymaları, binlerce yıldır ona sımsıkı bağlı olmaları samimi Müslümanlar için çok değerlidir. Aynı şekilde Hıristiyanların Hz. İsa’ya duydukları büyük sevgi, içten bağlılık da Müslümanlar için çok önemlidir. Hz. Yakub’a, Hz. İshak’a, Hz. İsmail’e, Hz. İbrahim’e, Hz. Lut’a, Hz. Eyüb’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz. Yahya’ya saygı ve sevgi duyan insanlar, doğal olarak Müslümanların sevgi ve muhabbet duyacağı, anlayış ve şefkatle yaklaşacağı insanlardır. Bunun aksi kesinlikle mümkün değildir.
Allah samimi olarak iman eden Kitap Ehli'nin ahlakını Kuran-ı Kerim'de şu şekilde bildirmektedir:

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 113-114)

Salih Müslümanlara düşen de, bu güzel ahlakı yaşayan insanları şefkat ve merhametle kucaklamak, saygı ve anlayış göstermektir. Dolayısıyla, bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, Müslümanların Yahudilere bakış açısı Kuran'da bildirilen ve Peygamber Efendimiz (sav)'in de uyguladığı bu ahlak üzerinedir. Gerçek din ahlakına uygun olmayan hatta dinsiz, Allah'sız Siyonizmin veya birtakım batıl geleneklerin yanlışlarının ortaya konuluyor olması, hatalı uygulamaların eleştirilmesi, bu gerçeği değiştirmez.


ÖNSÖZ

FARKLI BİR KİTAP


Şu ana kadar birbirinden çok farklı kitaplar okumuş olabilirsiniz. Felsefeden bilime kadar uzanan geniş bir konu yelpazesinde gezinmiş, ya da romandan araştırmaya kadar pek çok farklı kitap türünü elden geçirmiş olabilirsiniz. Ama bu kitap, daha önce okuduğunuz hiçbir kitap türüne dahil değildir. Kitabı, sürükleyici ve karışık bir macerayı konu edindiği için bir romana benzetmek belki mümkündür ama konular ve kahramanlar hayali olmadığı, her şey gerçek olaylara dayandığı için bir roman sayılamaz. Kitap bir araştırma kitabı olarak da görülebilir ama araştırmaların belirli ve dar kapsamlı konuları olur. Bir ideolojiyi, bir partiyi ya da bir sosyal olayı incelerler. Oysa bu kitap, görünüşte birbirinden çok farklı olan ve tarihsel açıdan aynı kategoriye konamayacak olayları incelemektedir. Kristof Kolomb’un Amerika keşfinden Nazi Almanyası’na, Protestan reformundan Bosna-Hersek’te akan Müslüman kanlarına kadar birbiriyle son derece ilgisiz gözüken konular kitabın içinde birbiri ardına analiz edilmektedir.
Önemli olan nokta da zaten budur. Çünkü bu kitapta öne sürülen ve de ispatlanan anafikir, tarihsel olayların arkasında, yüzeysel bir bakışla farkedilemeyecek bazı gizli gerçekler olduğudur. Birbirinden bağımsız gibi gözüken olaylar, gerçekte çok önemli bazı bağlantılara sahip olabilirler. Ve bu bağlantıları keşfedip, küçük parçaları birleştirerek dev bir bütüne ulaşmak mümkündür.
Bu kitap, işte bu küçük parçaları birleştirerek dev bir bütüne ulaşmakta ve Ortaçağ’ın sonundan günümüze uzanan dünya tarihinin içindeki gizli bir dinamiği ortaya çıkarmaktadır. Bu dinamik, bugün yaşadığımız önemli bazı sosyal ve siyasi olaylarda da etkilerini gösterir.
Kitapta cevabı aranan temel soru ise, mevcut “seküler” (din dışı) dünya düzeninin kimler tarafından ne amaçla kurulduğu ve hala kimler tarafından ne amaçla sürdürüldüğüdür. Bu sorunun cevabını bulmak için yapılan uzun çalışmanın sonucunda, elinizde tuttuğunuz, onüç bölümlük, kompleks, okunması dikkat gerektiren ama oldukça da sürükleyici ve etkileyici olan bu kitap ortaya çıkmış bulunuyor.
Bu nedenle, öncelikle kitabın yapısı hakkında bilgi vermekte yarar var. Yeni Masonik Düzen’in on bir bölümü de aslında kendi içinde bir kitaptır ve dileyen okuyucu bu bölümleri ayrı ayrı değerlendirip okuyabilir. Ancak bu bölümlerin tümü bir bütünün parçalarıdır ve kitabın tam olarak anlaşılabilmesi, bu bölümlerin birbiri ardına özümsenerek okunmasıyla mümkün olabilir. Bu yapıldığı takdirde, dünya tarihinin ve çağımızdaki önemli olayların arkasındaki gerçekler, gizli oldukları sis perdesinin ardından birer birer ortaya çıkmaya başlarlar. Bölümlerin sırayla ve özümsenerek okunması, ayrıca, ortaya çıkardığı sonuçlar açısından zaten ilginç olan kitabı daha da sürükleyici hale getirmektedir.
Bunun yanısıra, kitabın bölümleri içinde dikkatli bir okuyucunun yakalayacağı bazı önemli mesajlar ve göndermeler vardır. Bunları keşfeden okuyucu, kitapta anlatılanların, açık ve görünür anlamlarının yanısıra bir de ikinci bir örtülü anlam taşıdıklarını görecektir. Bu yöntem izlendiği takdirde, kitabın verdiği mesajların aslında ilk anda göründüğünden çok daha geniş olduğu ve çok daha yakınımızdaki bazı olayları da konu edindiği farkedilecektir.
Birinci bölüm, Kristof Kolomb’un ünlü yolculuğuyla başlar. Bu yolculuğun ve ünlü 1492 yılının resmi tarihte gizlenen çok ilginç bazı yönleri vardır ve bu da bizlere önemli bir başlangıç sunmaktadır. Kolomb’un ardından, Protestanlık, kapitalizmin doğuşu, Amerika’nın kolonileştirilmesi gibi önemli konular incelenir. Bu ilk bölüm, tarihin önemli olaylarının bize gösterilenden çok daha farklı olduğu gerçeğiyle ilk karşılaşmadır. Kitabın çatısını oluşturan “Mesih Planı”nın ilk aşamaları, bu bölümde keşfedilir.
Kitabın belki en önemli bölümü olan ikinci bölüm ise, birbiriyle ilgili iki önemli düğümü birden çözmektedir. Biri, dünyada kurulu olan seküler düzenin ve bu düzenin sosyal, siyasi, ekonomik, bilimsel altyapısının gerçek hikayesidir. İkinci düğüm ise, üzerinde çok spekülasyon yapılmış ama pek fazla ciddi açıklama getirilememiş olan masonluk konusuyla ilgilidir. Mason örgütünün kökeni ve yahudilerle olan ilişkisinin bir türlü çözülemeyen doğası, bu bölümde çok detaylı bir araştırma ile ortaya çıkarılmaktadır. Ortaya çıkan sonuç, sekülerizmin, masonluk ve yahudi önde gelenleri arasındaki bir “İttifak” ile üretildiğidir.
Üçüncü bölüm, modern dünyanın kuruluşunda ve sekülerizmin yerleştirilişinde büyük rol oynayan iki önemli olayı, Aydınlanma akımını ve Fransız Devrimi’ni incelemektedir. Elbette, bizi ilgilendiren yön, resmi tarihin geleneksel kabulleri değil, bu iki büyük olayın perde arkasıdır.
Dördüncü bölümdeki ana konu, 19. yüzyılın sonunda doğan ateist Siyonizm akımıdır. (Bu konunun neden önemli olduğu ve neden kitapta bir bölümün bu konuya ayrıldığını, ilk iki bölümü okuyunca göreceksiniz.) Bu bölümde ateist Siyonizm ile ilgili klasik anlatımlardan çok daha farklı gerçekler incelenmekte, “Hıristiyan Siyonizmi”nden Siyonizmin sapkın boyutuna kadar farklı yönler ele alınmaktadır. Bu bölüm, bir geçiş bölümüdür ve kitabın daha tarihsel olan ilk üç bölümünü, 20. yüzyıldaki olayları konu eden öteki bölümlere bağlar.
Kendi içinde özerk olan beşinci bölüm, oldukça ilginç bir konuyu, yüzyılın ilk yarısında Nazi Almanyası ile ateist Siyonistler arasında kurulmuş olan gizli ittifakı konu etmektedir. Her ikisi de aynı ırkçı ideolojiye sahip olan bu iki hareket, Avrupalı Yahudileri Filistin’e yollamak için tarihin en ilginç ittifaklarından birini oluşturmuştur. Ateist Siyonistler için Filistin’de fitne ve kargaşa, Naziler içinse Judenrein (Yahudiden arındırılmış) bir Avrupa anlamına gelen bu ittifak, tarihin en büyük trajedilerinden biri olan Yahudi soykırımına yol açmıştır.
Altıncı bölümde, 20. yüzyıl dünya politikasını derinden etkileyen, Council on Foreign Relations (CFR), Bilderberg Grup ya da Trilateral Komisyonu gibi masonik “think-tank”ler inceleniyor. Seküler dünya düzeninin stratejik karar merkezleri olan bu kurumların gerçek kimliklerine ve icraatlarına bakarken de; Ekim Devrimi, Soğuk Savaş, Vietnam Savaşı gibi ilginç konuların içyüzüne ve seküler dünya düzeninin “gizli totaliterizm” hedeflerine değiniliyor.
Yedinci bölümün konusu ise, İsrail’in Amerikan sistemi üzerindeki şaşırtıcı etkisidir. Ülkedeki yahudilerin, kurdukları AIPAC gibi örgütler ve sahip oldukları finans ve lobi gücü sayesinde, Beyaz Saray, Kongre, Pentagon gibi devletin önemli kurumları üzerinde elde ettikleri etki konu edilmektedir. Bu arada Watergate skandalı, JFK suikasti gibi önemli bazı olayların “İsrail bağlantısı” da ortaya çıkarılmaktadır.
Sekizinci bölüm, İsrail’i konu edinir. İsrail Devleti hakkında kabul ettirilmiş olan bazı gerçek dışı bilgiler bu bölümde ortaya çıkarılmakta, İsrail’in görünenden çok daha farklı bir devlet olduğu gösterilmektedir. İsrail ile FKÖ arasındaki “barış süreci”nin gerçek içeriği, İsrail Devleti’nin “barış”la birlikte ulaşmak istediği gerçek hedefler de ayrıntılı olarak incelenmektedir.
Dokuzuncu bölüm, oldukça ilginçtir. Konu, Soğuk Savaş dönemi boyunca Üçüncü Dünya coğrafyasını kana bulayan faşist hareketler, zalim diktatörler, askeri cuntalar, hatta uyuşturucu kartelleri ile İsrail arasındaki gizli ilişkilerdir. Üçüncü Dünya’yı kasıp kavuran “bozgunculuk”, İsrail Devleti’nin verdiği silahlarla ya da faşistlere yolladığı askeri danışmanlarla, “işkence uzmanları”yla yürütülmüştür. İsrail’in bu tür bir “dünya savaşı”na girmesinin ardında ise oldukça ilginç bir mantık yatmaktadır.
Onuncu bölüm, bir süredir global düzeyde İslam’a ve Müslümanlara karşı oluşturulmaya çalışan “Anti-İslami Enternasyonal”i konu edinir. Dünyanın farklı bölgelerinde, örneğin; Keşmir’de, Sudan’da, Etiyopya’da, Tayland’da ya da Bosna-Hersek’te Müslümanlara karşı saldırıya geçen anti-İslami yerel güçlerin, gerçekte tek bir merkez tarafından koordine edildiklerini, o merkez tarafından silahlandırılıp eğitildiklerini ve korunduklarını ortaya çıkarır. Bu merkez, İsrail’dir; İsrail, özellikle son yıllarda “anti-İslami bir Haçlı seferi” organize etmektedir.
Onbirinci bölüm ise son derece önemlidir ve Kuran’da haber verilen Yahudilerin tüm yeryüzünde çıkaracakları bozgunculuğun sonunu araştırır. Seküler dünya düzeni, tüm dünyaya egemen olmuş ve İslam, karşısındaki tek güç olarak kalmıştır. İslami kaynaklarda dünya tarihinin sonu olarak adlandırılan ahir zamanda yaşanacak gelişmelere detaylı yer verilmiştir. Mehdiyet ve Hz. İsa’nın yeryüzüne dönüşü gibi önemli konular da bu bölümde ayrıntılı olarak incelenmektedir.
Şimdi, bu uzun hikayeye girmeden önce, önemli bir noktaya değinmek gerekir. Bu, elinizdeki kitapta kendilerinden sıkça söz edilen Yahudiler ve onlara karşı bir Müslümanın göstermesi gereken tavırdır.


YAHUDİLİK KONUSUNDA ADALETİN GEREĞİ

Gerek bu kitapta gerekse şimdiye kadar yayınlanan diğer bazı eserlerimizde, ırkçı bir ideoloji olan ateist Siyonizmi benimseyen bazı Yahudilerin, Filistinli ve diğer pek çok Ortadoğulu Müslümana karşı acımasız bir işgal, baskı ve katliam politikası yürüttüğünü delilleriyle ortaya koyduk. Ateist Siyonistlerin yönlendirmesiyle hareket eden İsrail’in gerek Ortadoğu’daki gerekse diğer bazı coğrafyalardaki insan hakları ihlallerini ayrıntılarıyla inceledik. Elbette her Müslüman ve adalet ile vicdan kavramlarına sahip her inançtan insan, bu haksız zulmü kınayacaktır ve bu kınamada haklıdır.
Ancak konunun ikinci bir yönü daha vardır ki, onu da mutlaka dikkate almak gerekir. Bu, tarihte ve günümüzde, bazı Yahudilerin de başka inançlar veya milletler tarafından haksız yere hedef alındığı, zulme ve işkenceye uğratıldığı gerçeğidir. “Antisemitizm” olarak bilinen Yahudi düşmanlığı, çeşitli fanatik gruplar, faşist rejimler veya ırkçı örgütler tarafından benimsenmiş ve bu ideoloji nedeniyle pek çok Yahudi zulüm görmüştür.
Bu zulme de mutlak şekilde karşı çıkmak gerekmektedir.
Biz, ırkçı ve zalim bir ideoloji olan ateist Siyonizme karşıyız. Aynı şekilde, ırkçı ve zalim bir ideoloji olan antisemitizme, yani Yahudi düşmanlığına da karşıyız. Çünkü inancımız, dünyadaki her millete ve her inanca karşı adalet ve hoşgörüyle davranmamızı gerektirir. Allah bir Kuran ayetinde, her toplum için adaleti ayakta tutmayı emretmektedir:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

Eğer bir insan, ateist Siyonizmin suçları nedeniyle, masum Yahudi insanları eleştirir ve incitirse, adaleti çiğnemiş olur. İsrail’in haksız işgal ve saldırıları nedeniyle, dünya üzerindeki farklı Yahudi cemaatlerini, örneğin ülkemizdeki Yahudi inancına bağlı vatandaşlarımızı kınarsa, yine adaleti çiğnemiş ve hata etmiş olur. İsrail’in saldırı ve işgallerine karşı, İsrail’in sivil vatandaşlarını hedef alan terör eylemleri düzenlerse, adaletten tamamen sapmış, masum insanları hedef alarak çok büyük bir günah işlemiş olur.
Bu nedenle, kitaba başlamadan önce Siyonizm, Yahudilik ve antisemitizm kavramlarını kısaca ele alacak, bir Müslümanın bu konularda izlemesi gereken tutumu açıklayacağız.

İslam’ın Kitap Ehli’ne Hoşgörüsü
Yahudiler, binlerce yıldır yaşadıkları Filistin’den, MS 70 yılında, putperest Roma imparatorluğu tarafından sürülmüşler ve daha sonraki 19 asır boyunca diasporada, yani sürgünde yaşamışlardır. Bu dönem boyunca özellikle Hıristiyan ülkelerde çoğu zaman baskı ve zulüm görmüşler, defalarca yurtlarından sürülmüş, hatta toplu katliamların hedefi olmuşlardır. Yahudilerin bu dönemde en çok huzur ve güven buldukları coğrafya ise İslam topraklarıdır. İslam dünyasında hiç bir zaman antisemitizm görülmemiş, Yahudiler (ve Hıristiyanlar) kendi inanç, adet ve hatta hukuklarına göre herhangi bir baskı ve zulüm görmeden asırlarca yaşamışlardır.
Bu hoşgörü ve güven ortamının başlıca nedeni, Kuran ahlakıdır. Kuran’da Yahudiler ve Hıristiyanlar “Kitap Ehli” olarak ifade edilir ve Müslümanlar ile Kitap Ehli arasında dostça bir yaşam tavsiye edilir. Kuran’a göre Kitap Ehli’nin yemeğini yemek ve Kitap Ehli’nden hanımlarla evlenmek Müslümanlara serbest kılınmıştır (Maide Suresi, 5). Bu hükümler, Müslümanlar ile ehli kitap arasında nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır.
Allah Kuran’da, Müslümanlara, müşrik insanlara (yani Allah’tan gelen bir vahye uymayan putperestlere) bile güvenlik sağlamalarını emreder: “Eğer müşriklerden biri, senden ‘eman (güvenlik) isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.” (Tevbe Suresi, 6) Müşriklere göre Müslümanlara çok daha yakın bir inanç ve ahlaka sahip olan Kitap Ehli’ne ise, daha da fazla bir saygı, hoşgörü ve yardımseverlik göstermek gerekmektedir.
Bir başka ayette, Kitap Ehli dahil tüm gayrı Müslimlere, Müslümanlara düşmanca davranmamaları şartıyla, iyilikle davranmak şöyle emredilir:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever... (Mümtehine Suresi, 8)

Dolayısıyla, Müslümanlar, kendileriyle aynı toplumda yaşayan tüm Yahudi ve Hıristiyanlar ile son derece sıcak bir komşuluk ilişkisi kurmakla yükümlüdürler. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede ise, Kitap Ehli Müslümanlar üzerine bir emanettir. Onları huzur ve güzen içinde yaşatmak, her türlü tehlike ve tedirginlikten korumak Müslümanlar için dini bir görevdir. Yahudilerin tarihte çok defalar olduğu gibi, sırf inançları veya soyları nedeniyle hedef alınmaları, medeni haklardan yoksun tutulmaları, isimlerini açıklamaktan bile endişe edecekleri bir baskı ve korku içinde yaşamak zorunda bırakılmaları, gettolara, korkunç toplama kamplarına hapsedilmeleri büyük bir zulümdür. Bir Müslüman bu gibi zulümleri asla tasvip etmediği gibi, bunları engellemek için de vargücüyle çalışmalıdır.
Cahil insanlarda “kendine benzemeyene artniyetle bakmak” gibi bir hastalık vardır. Bu nedenle Ortaçağ Avupası toplumları başta olmak üzere, tarihte ve günümüzde Yahudiler hakkında olmadık suçlamalar, iftiralar, asılsız dedikodular üretilmiştir. Halen de bazı insanların bilinçaltlarında Yahudilere karşı bu hurafelerin getirdiği önyargı ve antipatiler vardır. Bir Müslüman asla böyle bir bakış açısı ve tutum içine giremez. Allah “Kitap Ehli”nin var olduğunu bize Kuran’da bildirmiş, hangi konularda yanılgılar içinde olduklarını açıklamış, ama bununla birlikte onlara karşı iyilik ve adaletle davranmamızı emretmiştir. Allah bir ayette, Kitap Ehli’ne karşı şöyle söylememizi emreder: “Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuz.” (Ankebut Suresi, 46)

Ateist Siyonizm ile Yahudiliği Ayırmak
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah’ın Kuran’da Kitap Ehli konusunda Müslümanlara emrettiği hoşgörülü yaklaşım İslam tarihi boyunca tecelli etti. Müslümanlar asırlar boyu Yahudilere dostça davrandılar ve Yahudiler de buna dostluk ve vefayla cevap verdiler. Bu tabloyu bozan unsur, ateist Siyonizm oldu.
Ateist Siyonizm, 19. yüzyılda ortaya çıktı. 19. yüzyıl Avrupası’nın iki belirgin karakteri, Siyonizmi de etkilemişti: Irkçılık ve sömürgecilik. Ateist Siyonizmin bir diğer belirgin özelliği ise, dönemin diğer ideolojileri gibi din-dışı bir ideoloji olmasıydı. Siyonizmin fikri öncülüğünü yapan Yahudiler, dini inançları olmayan kimselerdi. Hatta çoğu ateistti. Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Yahudilerin Avrupalı milletlerden ayrı bir ırk olduğu, onlarla birlikte yaşamalarının mümkün olmadığı, mutlaka kendilerine has ayrı bir yurt edinmelerinin şart olduğu iddiasıyla ortaya çıktılar. Filistin’i seçmelerinin nedeni dini değil, tarihseldi.
Ateist Siyonizm, Ortadoğu’ya girdiği günden itibaren, bölgeye çatışma ve acı getirdi. İki dünya savaşı arasındaki dönemde, ateist Siyonist terör örgütleri Araplara ve İngilizlere karşı kanlı saldırılar düzenlediler. 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından da, ateist Siyonizmin yayılmacı stratejisi Ortadoğu’yu kargaşaya sürükledi.
Bu zulmü gerçekleştiren ateist Siyonizmin çıkış noktası, Yahudi dini değil, 19. yüzyıldan miras kalma ırkçı, sömürgeci ve sosyal Darwinist ideolojiydi. İnsanlar arasında daimi bir çatışma olması gerektiğini savunan, “güçlüler kazanır, zayıflar yok olur” felsefesini empoze eden sosyal Darwinizm, Alman milletini Nazizme sürüklediği gibi, Yahudileri de ateist Siyonizme sürükledi.
Bugün ateist Siyonizmi eleştiren pek çok dindar Yahudi aynı gerçeği vurgulamaktadır. Dindar Yahudilerin önde gelen isimlerinden biri olan Haham Hirsch, “Siyonizm, Yahudi halkını milli bir antite (varlık) olarak tanımlamak ister... bu dinen bir sapmadır” der.1 İsrailli devlet adamı Amnon Rubinstein’a göre, pek çokları için “Siyonizm, (bazı Yahudilerin) babalarının yurduna ve hahamların sinagoguna başkaldırısının doğal sonucu”dur.2
Ateist Siyonizm, gerçekte bir tür faşizmdir. Faşizm ise dinden değil, dinsizlikten kaynak bulur. Dolayısıyla Ortadoğu’da akan kanların asıl sorumlusunun, Yahudi dini değil, din-dışı ve faşist bir ideoloji olan ateist Siyonizm olduğunu bilmek gerekmektedir.
Ancak faşizmin diğer versiyonları gibi, ateist Siyonizm de, dini kendi amaçları için kullanmak istemiştir.

Tevrat’ın Ateist Siyonistlerce Çarpıtılması
Tevrat, Allah’ın Hz. Musa’ya vahyettiği mübarek bir kitaptır. Allah Kuran’da “Gerçek şu ki, Biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik...” (Maide Suresi, 44) buyurur. Yine Kuran’da bildirildiği üzere, Tevrat daha sonra tahrif edilmiş ve içine insan sözleri sokulmuştur. Bu nedenle bugün elimizdeki Tevrat, “Muharref Tevrat”tır.
Yine de Muharref Tevrat incelendiğinde, içinde Hak dinin pek çok unsurunun halen bulunduğu görülür. Allah’a iman, teslimiyet ve şükür, Allah korkusu, Allah sevgisi, adalet, şefkat, merhamet, zulme ve haksızlığa karşı koyma gibi pek çok hak din özelliği Muharref Tevrat’a ve Eski Ahit’in diğer kitaplarına hakimdir.
Bunun yanında, Muharref Tevrat’ta, tarihte yaşanmış bazı savaşlar ve bu savaşlardaki kıyımlar da anlatılmaktadır. Eğer bir kişinin amacı, uygulamak istediği şiddet, kıyım ve cinayetlere çarpıtarak da olsa bir dayanak bulmaksa, söz konusu Muharref Tevrat pasajlarını kendine bir malzeme haline getirebilir. Ateist Siyonizm, gerçekte faşist bir terör olan kendi terörünü meşrulaştırabilmek için bu yola başvurmuş ve etkili de olmuştur. Örneğin, geçmişte yaşanmış bazı savaş ve katliamlarla ilgili Muharref Tevrat ayetlerini, Filistin’in mazlum halkına karşı kullanmıştır. Bu, samimiyetsiz bir yorumdur. Dini, faşist ve ırkçı bir ideolojiye alet etmektir.
Nitekim pek çok dindar Yahudi, söz konusu Muharref Tevrat ayetlerinin Filistinlilere karşı işlenen cinayetleri meşrulaştırmak için kullanılmasına karşı çıkmaktadır. Karşı çıkmaları da gerekir, çünkü ateist Siyonizm, Ortadoğu’da yürüttüğü işgal ve zulüm politikasını “Yahudilik” maskesi altında yürütmekle, gerçekte Yahudiliğe ve dünya üzerindeki tüm Yahudilere zarar vermekte, onlara da büyük eziyetler çektirmektedir.
Gerçekte ne İslam, ne Yahudilik, ne de Hıristiyanlık, şiddete ve zulme rıza gösterir. Ama her toplumun içinden fanatik, şiddet yanlısı, acımasız insanlar çıkabilir. Asıl amaçları kan dökmek, acı çektirmek, kibir ve gururları için insanları ezmek olan kötü niyetli kimselerin din ahlakıyla hiçbir bağlantılarının olmayacağı ise açıktır.

Antisemitizmin İçyüzü
Buraya kadar incelediğimiz gerçekler, antisemitizm olarak adlandırılan “Yahudi düşmanlığı”nın İslam’da hiçbir yeri olmadığını açıkça göstermektedir. Müslümanlar, antisemitizm de dahil her türlü ırkçılığa karşı çıkmalıdırlar. Bunu gerektiren bir diğer neden, antisemitizmin gerçekte din-düşmanı bir ideolojinin parçası olmasıdır.
Antisemitizm teriminin asıl manası “Sami düşmanlığı”dır, yani Sami ırkından gelen, diğer bir ifadeyle “semitik” milletlere karşı duyulan nefreti ifade eder. Sami ırkı ise Araplardan, Yahudilerden ve diğer bazı Ortadoğu kökenli etnik gruplardan oluşur. Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan, O’nun emirlerini bildiren peygamberler gelmiştir. Ancak yazılı tarihe baktığımızda, Hint-Avrupa milletlerinin çok eski zamanlardan beri hep putperest inanışlara sahip olduklarını görürüz. Bu nedenle bu toplumlar ahlaki kıstaslardan tamamen yoksun kalmıştır. Şiddet ve vahşet meşru ve övülen bir özellik olarak görülmüş, eşcinsellik, zina gibi ahlaksızlıklar yaygın biçimde uygulanmıştır. Avrupa’ya hakim olan bu putperest kavimler, ancak Sami ırkına gönderilmiş bir peygamberin, yani Hz. İsa’nın etkisiyle Tevhid inancıyla karşılaşmıştır. İsrailoğulları’na peygamber olarak gönderilen Hz. İsa’nın tebliği, zaman içinde Avrupa’ya yayılmış ve eskiden putperest olan kavimlerin hepsi birer birer Hıristiyanlığı kabul etmiştir.
Ancak 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da Hıristiyanlığın zayıflaması ve dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin güçlenmesi ile birlikte, Avrupa’da garip bir akım doğmuştur: Yeni-putperestlik (neo-paganizm). Bu akımın öncüleri, Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı reddederek eski putperest inançlarına geri dönmesi gerektiğini savunmuşlardır. Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların putperest oldukları dönemdeki ahlak anlayışları (yani savaşçı, acımasız, kan dökmekten zevk alan, sınır tanımaz barbar ahlakı), Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki ahlak anlayışlarından (yani mütevazi, merhametli, barışçıl dindar ahlakından) daha üstündür.
Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı zamanda Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri Yahudiliğe karşı da büyük bir nefret benimsemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı “Yahudi fikrinin dünyayı istila etmesi” gibi yorumlamışlar, bir tür “Yahudi komplosu” saymışlardır.
İşte bu yeni-putperestlik akımı, bir taraftan din düşmanlığını körüklerken, bir yandan da faşizm ve anti-Semitizm ideolojilerini doğurmuştur. Özellikle Nazi ideolojisinin temellerine bakıldığında, Hitler’in ve yandaşlarının gerçek anlamda birer putperest oldukları açıkça görülmektedir.
Dolayısıyla, Avrupa’da doğmuş bir ideoloji olan “Yahudi düşmanlığı”, aslında “din düşmanlığı”nın bir ifadesidir. Dolayısıyla hiçbir Müslümanın; Yahudileri dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağı olan habis bir millet gibi tasvir eden bu fanatik idelojiye hiçbir şekilde itibar etmemesi gerekir. Aksine, Müslüman, ateist Siyonizme karşı masum Filistinlileri savunduğu gibi, antisemitizme karşı da masum Yahudileri savunmakla sorumludur. (Ayrıntılı bilgi için; www.islamantisemitizmilanetler.com)

Sonuç
Ateist Siyonizmin insanlık suçlarının her Müslümanda bir tepki ve “buğz” uyandırması doğaldır. Ancak bunun hiçbir zaman adaletsiz bir tepkiye dönüşmemesi gerekir. Allah bu konuda bizleri uyarır ve Kuran'da “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır” buyurur (Maide Suresi, 8).
Bu adalet ilkesi gereğince:
• İsrail’in var olma hakkını tanıyoruz. İsrail’in Yahudi vatandaşları, atalarının diyarı olan Filistin’de barış ve güven içinde yaşama hakkına sahiptirler. Ama mutlaka aynı toprağın diğer sahipleri olan Filistinli Müslümanların da yaşama hakkını tanımaları, onların topraklarını işgal altında tutmaktan vazgeçmeleri, 30 yılı aşkın bir süredir yaptıkları tahribatı tamir ve tazmin etmeleri gerekir.
• Ülkemizdeki Yahudi vatandaşlarımızın (ve diğer tüm diaspora Yahudilerinin), hiçbir endişe ve tedirginlik hissetmeden, huzur ve güven içinde yaşamalarını sonuna kadar savunuyoruz. Tarihin utanç verici bir sayfası olan “Varlık Vergisi” gibi kabul edilemez baskıların bir daha asla tekrarlanmaması, Yahudi, Rum, Ermeni, Katolik, Protestan ve diğer tüm farklı inançlara mensup, yani “Kitap Ehli” vatandaşlarımızın, inançlarıyla, adetleriyle, gelenekleriyle, yaşam biçimleriyle alabildiğince özgür ve rahat yaşamalarını diliyoruz.
Gerçekte Kitap Ehli ve Müslümanlar, birbirlerinin hasmı değil müttefikidirler. Özellikle de dünyanın ateist ve din-düşmanı ideolojiler tarafından istila edildiği çağımızda, aynı şekilde Allah’a inanan ve aynı ahlaki değerleri savunan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların işbirliği yapmaları gerekmektedir.
Allah Kuran’da, Müslümanlara, Kitap Ehli hakkında bir emir verir; onları “ortak bir kelimede birleşmeye” çağırmak:

De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." (Al-i İmran Suresi, 64)

Bizim Yahudilere ve Hıristiyanlara olan çağrımız da budur: Allah’a iman eden ve O’nun vahyine itaat eden insanlar olarak, gelin ortak bir “iman” kelimesinde birleşelim. Hepimiz Yaratıcımız ve Rabbimiz olan Allah’ı sevelim. O’nun emirlerine uyalım. Ve Allah’ın bizi daha da doğruya eriştirmesi için dua edelim.
Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler bu şekilde ortak bir kelimede birleştiklerinde, birbirlerinin düşmanı değil dostu olduklarını anladıklarında, asıl düşmanın ateizm ve dinsizlik olduğunu gördüklerinde, dünya çok daha farklı bir yer olacaktır. Asırlardır süren çatışmalar, husumetler, korkular, terör eylemleri sona erecek ve “ortak bir kelime” üzerinde sevgi, saygı ve huzura dayalı bir “medeniyetler barışı” kurulacaktır.
1 Washington Post,” October 3, 1978 “Zionism wants to define the Jewish people as a national entity ... which is a heresy.”
2 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited, s. 19



YENİ
MASONİK
DÜZEN


G İ R İ Ş

500 Yıllık Düzen


Soğuk Savaş'ın bitimi ve ABD'nin tek süper güç olarak belirmesinin hemen ardından, Başkan George Bush'un, Henry Kissinger'ın "sağ kollarından biri" sayılan Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft ile tasarlayıp gündeme getirdiği "Yeni Dünya Düzeni" kavramı çok tartışılır oldu. Kimileri, bu yeni Düzen'de bir tür Pax Americana ummaya başladılar. ABD'nin önderliğinde daha özgür ve barışçı bir dünya kurulacağını beklediler. Irak'ın Kuveyt'i işgalini cezalandıran Körfez Savaşı ile başlayan sürecin, artık dünyada zorbalık çağını büyük ölçüde sona erdirdiğini duyurdular.
Fakat bu yeni Düzen, tartışma götürmeyecek bir biçimde, üstte tarif edilen süslü tabloyu gerçekleştirmedi. Evet, Soğuk Savaş bitmiş, ideolojik çatışmalar büyük ölçüde geri kalmıştı ama dünyanın belli bölgeleri, eskisine oranla çok daha fazla çatışmaya sahne oluyordu. Bunun en belirgin örneği kuşkusuz Bosna-Hersek'te yaşandı. 200 bin Müslüman, Sırp saldırganlığının sonucunda yaşamını yitirdi. Benzeri etnik çatışmalar daha başka bölgelerde, ancak Azerbaycan, Çeçenya gibi örneklerde olduğu gibi özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda da gerçekleşti.
Peki bu durumu nasıl yorumlamak gerekiyordu? Soğuk Savaş'ın bitimiyle birlikte ABD önderliğinde huzur ve barış dolu bir Yeni Dünya Düzeni kurulacağı ilan edilmişken, eskiye göre çok daha fazla kan akmıştı. Ve bu kanların önemli bir bölümü Müslüman kanıydı.
Bazı yorumlara göre, bu son derece normaldi, çünkü Soğuk Savaş'ın bitmesi, sosyalizm ve kapitalizm arasındaki uzun çatışmayı sona erdirmişti ve artık birleşmiş olan modern dünyaya karşı tek alternatif ve muhalefet İslam'dı. Yeni Dünya Düzeni, bu yeni kutuplaşmanın bir ifadesiydi. Nitekim kısa bir süre sonra Amerikalı stratejist Samuel Huntington ortaya çıktı ve dünyanın gelecek yüzyılda büyük bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını öne sürdü. Huntington'a göre, artık ideolojiler ölmüş ve dinlerden kaynak bulan medeniyetler çağı geri dönmüştü. En büyük çatışmanın ise, Batı ve İslam medeniyetleri arasında yaşanacağını haber veriyordu. Huntigton'a göre, Müslümanların Bosna-Hersek'te Batılılar'dan destek beklemelerinin de bir anlamı yoktu. "Medeniyetler çatışması" çoktan başlamıştı ve artık saflar belirleniyordu. İslam dünyasının öteki bölgelerindeki çatışmalara da dikkat çekmiş ve "İslam'ın kanlı sınırları" olduğundan söz etmişti. (Bu "kanlı sınırlar"dan ise, Müslümanları sorumlu tutuyordu, temsilcisi olduğu Batı medeniyetini temiz göstermek için.)
Bazı yorumcular ise Yeni Dünya Düzeni'nin pembe tablosunu savunmaya devam ettiler. Onlara göre, ortada büyük bir çatışma yoktu ve olmayacaktı da. Bosna'da ve diğer İslam coğrafyalarında akan kanlar, yerel bir takım saldırganlıkların sonucuydu ve Yeni Dünya Düzeni'nin bir parçası değildiler. Yeni Dünya Düzeni, bu olumsuzlukları ortadan kaldırmayı amaçlıyordu.
Bu iki farklı yorum karşısında durup düşünmek gerekir. Gerçekten yakın gelecekte Batı ve İslam arasında bir çatışma yaşanacak mıdır? Daha da önemlisi, Batı, bu çatışmayı gözönünde bulundurarak şimdiden rakip tarafa kaşı eyleme mi geçmiştir? İslam'ın "kanlı sınırlar"a sahip olmasının nedeni bu mudur? Yeni Dünya Düzeni, dünyaya barış ve adalet dağıtmak için mi tasarlanmıştır? Yoksa bu süslü laflar arkasında yeni bir cephe mi oluşturulmaktadır? Yeni Dünya Düzeni'ni kurmaya soyunan medeniyet, kendinden olmayanlara, yani en başta Müslümanlara karşı dostluk daveti mi, yoksa bir "komplo" mu içermektedir. Bunlar çok kişinin zihnini meşgul eden önemli sorulardır.
Ancak biz, bu soruları cevaplandırmak için farklı bir yol izleyeceğiz. Eğer Yeni Dünya Düzeni'nin gerçek içeriğini merak ediyorsak, öncelikle yapılması gereken Yeni Dünya Düzeni'ni ilan eden medeniyeti tanımaktır. Eğer bu medeniyetin kimliğini ve yöneticilerini doğru tespit edebilirsek, niyetlerini, özellikle de karşı tarafa yönelik niyetlerini daha iyi belirleyebiliriz.
Bugün pek çok insan Batı'yı çok iyi tanıdığını iddia edebilir. Oysa dünya kimi zaman göründüğünden, gösterildiğinden çok daha farklı olabilmektedir. Bu nedenle, Batı'yı tanımak için, öncelikle Batı'nın resmi tarihini ve resmi görüntüsünü aşmak gerekmektedir.

Resmi Tarih ve Resmi Görüntü
Bir resmi, bir de gerçek tarihin olduğu herkesçe bilinir. Resmi tarih, tarihi yazanların—daha doğrusu yazdıranların—olayları istedikleri gibi yorumlamalarından ve çarpıtmalarından doğar. Bir ülkenin tarihini yazdıranlar, ki bunlar o ülkeyi yönetenlerdir, kimi zaman tarihi resmi ideolojiyi sağlamlaştıracak bir araç olarak görürler. Öyle ki iki ülke arasında geçmiş olan bir savaşın, her iki ülkede de "zafer bayramı" olarak kutlandığı durumlar bile vardır: Her iki tarafın tarih kitapları da savaşı kendilerinin kazandığını yazmaktadır...
"Resmi"lik yalnızca tarih için değil, bugün için de geçerlidir. Resmi tarihi tarihçiler yazarken, resmi görüntüyü de devlet ve medya belirler. Buna, çoğu ülkede çok sayıda medya kuruluşu olduğu ve bunların farklı konularda farklı yorumlar yaptığı noktasından yola çıkarak itiraz edilebilir. Ama dikkat edilirse, medyanın büyük çoğunluğu, aralarında başka konularda ne anlaşmazlık olursa olsun, "düzen" konusunda konsensüse varmış durumdadır. Düzene alternatif olanlar ise, dışlanırlar ve belki daha da önemlisi güvenilir kaynak olarak kabul edilmezler.
Ünlü Amerikalı dilbilimci ve siyasi yorumcu Noam Chomsky, Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli İlüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düşünce Kontrolü) adlı kitabında, medya yoluyla düşünce kontrolünün nasıl yapıldığını detaylarıyla anlatır. Chomsky'nin bildirdiğine göre, en özgür ve demokratik toplum olarak bilinen ABD'de bile çok etkili bir "düşünce kontrolü" vardır. Amerikan devleti, özellikle yüzyılın başından bu yana, totaliter yöntemler kullanmaktadır. ABD'nin yönetici elitlerini buna zorlayan şey, toplumun pek çok konuda kendilerinden farklı düşünmesidir. Özellikle dış müdahale konularında Amerikan halkı geleneksel olarak isteksizdir; oysa silah tüccarlarından uluslararası şirketlere kadar pek çok güç merkezi ile birlikte (ve onların desteğiyle) Beyaz Saray'da oturan politikacılar, dış müdahaleyi çoğu kez bir zorunluluk olarak görürler. Bu durumda ne yapılmalıdır? Elbette politika halka rağmen oluşturulacaktır ama açık açık totaliter olan devletlerde olduğu gibi, halkın kafasını ezerek değil, propaganda yoluyla "rıza"sını oluşturarak. Chomsky, "rıza üretme" olarak adlandırdığı bu yöntemin çok sayıda örneğini veriyor.1 Bazılarına kitabın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz.
Burada düşünülmesi gereken bir soru, bu resmi tarih ve resmi görüntü kavramlarının ve bunlarla yapılan düşünce kontrolünün hangi boyutlara kadar geçerli olduğudur. Ülke boyutunda, sözkonusu kavramların, ülkeyi yöneten elitlerden ve onların kurduğu düzenden kaynaklandığını belirttik, gerçek tarih ve yorumları onların çarpıttığını söyledik; ki bu zaten pek bilinmeyen bir şey değildir.
Peki resmi tarih ve resmi yorum dünya bazında da geçerli midir? Bugün dünyaya egemen olan Batı uygarlığıdır. Doğal olarak da bu uygarlığın, kurduğu dünya düzeni için bir resmi tarih ve resmi yorum yaratma çabası olmalıdır. Bu uygarlığı yönetenlerin, egemenliklerini korumak ve sağlamlaştırmak, düzenlerini ayakta tutmak için böylesi bir yol izlemesi doğaldır.
Ancak bu noktada biraz ürpertici bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Eğer Batı uygarlığı tarafından kurulmuş olan dünya düzeninin üretilmiş bir resmi tarihi ve resmi görüntüsü varsa, bu, insanların büyük kısmının zihnine etki ediyor demektir. Mevcut dünya düzenini benimseyen insanlar, bu büyük telkinin etkisi altına girmiş olmalıdırlar ve kendi kendilerine de bu kapalı zihin sistemini yırtıp dışarı çıkmaları oldukça zordur. Balıklar nasıl suyun içinde yaşadıklarının farkında değillerse, dünya düzeninin resmi tarihi ve resmi görüntüsü ile aldatılmış olan insan da kapalı bir düzenin içinde yaşadığını farkedemez.
Dolayısıyla insanın etrafındaki tüm yalanlardan kurtularak gerçek dünyayı tanıyabilmesi, kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Bu işi yapmak için "entellektüel" bir çabaya giriştiğinde kullanacağı düşünce ve araştırma yöntemleri bile aslında dünya düzeni tarafından belirlenmiştir. Örneğin gerçek dünyayı anlamak için yola çıkan bir insan, büyük ihtimalle kurulu düzenin felsefi dayanaklarına başvurmadan edemeyecektir. Aydınlanma çağının "akıl" modeliyle düşünecek, pozitivist bilimsel metodolojiyi kullanacak, kendisine empoze edilen mantık yapısını ve değer yargılarını terkedemeyecektir. Bu halde pek fazla mesafe kaydedemez.
Kısacası, eğer bir insan, kurulu dünya düzeninin kendisine tanıtılandan farklı olduğunu düşünüyor ve gerçeği arıyorsa, o düzenin kıstaslarını kendisine rehber edinmemelidir.
Öyleyse, neyi rehber edinmelidir?...

Doğruyu Yanlıştan Ayıran Bir Rehber
Zaten bütün tartışmalar bu noktada düğümlenir. Dünyayı anlamaya çalışırken yol göstericimiz nedir?... Aslında çoğu insan bu soru üzerinde hiç düşünmemiştir. Onun rehberi toplumdur. Toplumdan öğrendiği doğrulara ve yanlışlara göre değer yargıları oluşur. Toplum, dünyanın düz olduğuna inanıyorsa, o da öyle düşünecektir. Yamyam kabilesinde büyüyorsa, insan eti yemeyi doğal karşılayacaktır. Nazi Almanyası'nda Hitler'e tapınmayı haklı bulacaktır. Kısacası, çoğunluğa uymak, bir değer taşımamaktadır.
Dünyayı anlamak için, bir de toplumdan yüz çevirip "dahi"lerin buluşlarına yönelinebilir. İdeolojilerden medet umulup, ideologların düşüncelerine bel bağlanabilir. Örneğin, Marx'ın tüm dünyanın, hatta evrenin, nasıl oluştuğunu, hangi yasalara göre işlediğini, geleceğinin ne olduğunu keşfettiğine inanılabilir. Bu gidişatta, Marx'ın en büyük öğrencisi olan Lenin'in "o muhteşem beyni", muhafaza edilip "insanlığın istifadesi" için saklanabilir.
Ama gün gelir ideolojiler çöker ve yanlış oldukları anlaşılır. Ve Lenin'in beyni çöpe atılır... Bu kaçınılmaz son, tüm ideolojilerin başına gelecektir.
Çünkü, evren ve dünya hakkında ortaya doğru bir kıstas koyabilmek için, tüm evrenin tüm bilgilerine sahip olmak, tüm geçmişi ve geleceği bilmek gerekmektedir. İnsanın böyle bir işin milyarda birini bile başarmaktan çok uzak olduğu ortadadır. Dolayısıyla, insan aklının ürettiği ideolojiler, temelden çürük, hatta komik birer sistemdir. Bu nedenle gerçek bir rehber, ancak insan-üstü bir kaynaktan gelebilir. Tüm evreni, geçmişi ve geleceği bilen, hiçbir şey bilgisinin ve gücünün dışında olmayan insan-üstü bir kaynaktan...
Bu da, hiç şüphesiz Allah'tır.. Allah, her şeyi yaratan, ilmi her şeyi kuşatan, geçmişi ve geleceği bilendir. İnsanı yaratan ve onu şekillendiren O'dur. İnsana gerekli olan herşeyi bilen ve onun için en doğrunun ne olduğunun bilgisine sahip olan da O'dur. Dolayısıyla güvenilir bir kıstas ve doğruyu yanlıştan ayıran bir rehber ancak O'ndan gelebilir. Gelmiştir de... Kuran, O'nun insanlara rehber olarak gönderdiği kitabıdır.
Biz, Müslüman olmanın bir gereği olarak, herşeyi olduğu gibi, dünyada kurulu olan düzeni de incelerken kıstas ve rehber olarak Kuran'ı kullanacağız. Dünyayı, resmi tarihe, resmi görüntüye, toplumun üzerinde ittifak ettiği genel-geçer doğrulara ya da bir takım ideolojilere göre değil, Kuran ayetlerine ve Kuran'ın getirdiği düşünce metotlarına göre değerlendireceğiz.
Kuran'ı tanımayan bir kişi, bunun nasıl yapılacağını anlamakta zorlanabilir. Bir "din kitabı"nın, dünyanın politik yapısını, hem de son derece yeni bir kavram olan Yeni Dünya Düzeni'ni anlamak için temel kaynak olarak kullanılmasını yadırgayabilir. Çünkü o, Kuran'ı asırlar önceki insanlara seslenen ve dolayısıyla da bugünle fazla bir ilgisi olmayan bir kitap sanmaktadır. Oysa gerçek böyle değildir... Kuran, her döneme ve her topluma seslenen, onları kavrayan ve açıklayan bir kitaptır. Onun ilahi olmasının özelliğidir bu.
İmani konuların yanısıra, Müslümanın karşılaşacağı toplum ve dünya modeli de Kuran'da açıklanır. Çünkü Kuran, "muttakiler (Allah'tan sakınanlar) için yol gösterici olan bir kitaptır" (Bakara Suresi, 2) ve "herşeyin açıklayıcısı" (Nahl Suresi, 89) olarak indirilmiştir. Dolayısıyla bir müminin ihtiyaç duyacağı her yol gösterici bilgi, hikmetli bir biçimde Kuran'da açıklanmıştır. Mümin, davasının bir gereği olarak içinde bulunduğu toplumu ve dünyayı da sosyolojik ve politik yönden tanımak zorundadır. Bu nedenle Kuran, mümine dünyanın politik ve sosyolojik yapısı hakkında da çok önemli bilgiler ve işaretler verir.
Biz bu kitapta, kurulu dünya düzenini ve bu düzenin bir aşaması olan Yeni Dünya Düzeni kavramını Kuran'ın verdiği kıstaslara göre inceleyeceğiz. Çünkü Yeni Dünya Düzeni ya da onun içeriği olan "medeniyetler çatışması", Müslümanlarla yakından ilgilidir. Müslümanlara karşı açılan bir cephe sözkonusudur. Müslümanları bu denli birinci dereceden ilgilendiren bir konuda ise, bir Müslüman için Kuran'dan daha önemli bir yol gösterici olamaz.

Kuran, Dünya, 'İsrailoğulları' ve Düzen...
Madem dünyaya bakarken kıstasımız Kuran olacaktır, o halde Kuran'ın dünyanın politik durumu hakkında ne gibi bilgiler vermekte, ipuçları aktarmakta olduğuna bakmamız gerekmektedir. İşte bu noktada Kuran'da hemen göze çarpan "İsrailoğulları" faktörüyle karşılaşırız.
Kuran'da, çok dikkat çekici bir biçimde, sürekli olarak "İsrailoğulları"ndan söz edilir. Allah Kuran'da, "İsrailoğulları"nın en çok "dünya hırsı"na sahip olan topluluk olduğunu (Bakara Suresi, 96); kendilerini diğer insanlardan üstün gördüklerini (Cum'a Suresi, 6); diğer insanların "mallarını haksızlıkla yediklerini" ve onları faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa Suresi, 161); peygamberleri "öldürdüklerini" (Al-i İmran Suresi, 183); yeryüzünde savaş çıkarıp "bozgunculuğa çalıştıklarını" (Maide Suresi, 64); kendi soydaşlarını da öldürdüklerini veya yurtlarından sürdüklerini (Bakara, 84-85); "zalim" olduklarını (Bakara Suresi, 59); sıkça "ihanet" ettiklerini (Maide Suresi, 13); İslam'a "kin ve hınç" beslediklerini (Nisa Suresi, 46); Müslümanlara karşı "düzen" kurduklarını (Al-i İmran Suresi, 54); Müslümanlar için "en şiddetli düşman" olduklarını (Maide Suresi, 82); "küfre sapanlarla dostluklar kurdukları"nı (Maide Suresi, 80); insanlara "zulüm" yaptıklarını ve onları "Allah'ın yolundan" alıkoyduklarını (Nisa Suresi, 160) bildirir.
Bu ayetler, bizlere, dünyanın politik, ekonomik ve sosyolojik yapısı üzerinde "İsrailoğulları" faktörünün çok önemli bir yeri olduğunu haber vermektedir. Hele, Müslümanlar açısından, kendileri için en şiddetli düşman olan ve dinlerine kin ve hınç besleyen "İsrailoğulları"nın büyük önem taşıdığına kuşku yoktur.
Bunların yanında hemen belirtmek gerek, Kuran, "İsrailoğulları"ndan söz ederken "onların hepsinin bir olmadığını" (Al-i İmran Suresi, 113) da haber verir. "İçlerinde aşırı olmayan (mutedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yapmakta oldukları ise ne kötüdür!" (Maide Suresi, 66) ayetiyle tüm Yahudileri aynı safta değerlendirmenin doğru olmadığını söyler.
Nitekim Müslümanlara düşen görev de İsrailoğulları'na karşı düşmanca davranmak değil, aksine onları barışa, adalete ve ortak bir imana çağırmaktır. Allah Kuran'da, Müslümanlara, Kitap Ehli (Hıristiyan ve Yahudiler) hakkında bir emir verir; onları "ortak bir kelimede birleşmeye" çağırmak:

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. (Ali İmran Suresi, 64)

Biz de bu bakış açısıyla hareket ediyor ve Yahudileri ortak bir kelimeye, barış ve adalete çağırıyoruz. Ancak bunun yanında bir kısım Yahudilerin dünya üzerinde yaptıkları—ve Kuran'da ve hatta Eski Ahit'te işaret edilen—bozgunculukları gözler önüne sermeyi de bir görev kabul ediyoruz. Bu kitapta bu görev yerine getirilmektedir.
Kuran'da Yahudilerin dünya üzerindeki etkileri ile ilgili ayetlerin birinde oldukça dikkat çekici bir bilgi verilir. Allah Kuran'da İsra Suresi'nin başında yer alan ayetlerde, Yahudilerin yeryüzünde iki kez "bozgunculuk çıkaracaklarını ve büyük bir yükselişle yükseleceklerini" bildirir:
Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: 'Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-vaad geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık. Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonuncu vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip mahvetsinler'. (İsra Suresi, 4-7)

Ayetlerin ifadesine göre, Yahudilerin birinci "bozgun ve kibirli yükseliş"lerinin ardından, Allah onların üzerine güçlü bir ordu göndermiş, bu ordu Kudüs'e girmiş ve mescidi (Kudüs'teki Süleyman Tapınağı) darmadağın etmiştir. Bu ayette anlatılan Tapınak'ın birinci yıkılışı ve birinci sürgün, Yahudilerin MS 70 yılında Romalılar tarafından Kudüs'ten sürülmelerinin karşılığıdır. Bu olay, Yahudilerin Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz. İsa'yı da öldürmek için tuzak kurdukları dönemin hemen ardından, yani "kibirli bir yükseliş ve bozgunculuk" hareketinin ardından gelmiştir. İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon, ayetin ifadelerine uygun olarak gelişen yıkım ve sürgün olayıyla ilgili bazı bilgileri şöyle veriyor:
Romalıların kumandanı Titus kısa süre içinde tüm İsrail ülkesini ele geçirdi ve 70 yılının ilkbaharında Kudüs'ü sardı... Titus şahsen kuvvetlerinin başına geçip dört lejyonla saldırıya başladı. Kısa süre içinde Kudüs'te açlık başgösterdi, silah ve insan gücü azaldı. Romalılar Mayıs ayında surların bir bölümünü yıktılar ve bazı noktalardan kente girdiler. Bununla birlikte 'evden eve' savaş bir ay daha sürdü ancak Kudüs 9 Av 70 (Taşa be Av) tarihinde düştü. Son kalan Yahudi kuvvetleri Büyük Tapınak çevresinde mevzilendilerse de, aynı gün Romalılar bu engeli de aşarak Büyük Tapınak'ı yıktılar ve burada kalan Yahudileri katlettiler.2
Birinci bozgunculuk ve yükseliş döneminin sonu budur. Peki acaba ikinci bozgunculuk ve yükseliş dönemi ne zamandır? Bu sorunun cevabını vermeden önce, konuyu Yahudi kaynaklarından inceleyelim. Acaba Yahudiler, kendileri, bir "yükseliş dönemi" kavramına sahipler mi?

Yahudi İnancındaki 'Yükseliş':
Mesih Beklentisi
70 yılında Filistin'den sürülmelerinin ardından, Yahudiler için "diaspora" dönemi, yani İsrail toprakları dışındaki dönem başladı. Çeşitli ülkelere dağıldılar. Gittikleri her ülkede azınlık konumundaydılar. Hıristiyan dünyası, onlara fazla sempati göstermiyordu. "İsa'nın katilleri" sıfatını kazanmışlardı bir kez.3 Bu ortamda, Yahudiler arasında, eskiden beri kutsal metinlerde yer alan bir konu gittikçe önem kazanmaya başladı. Bu, bir gün bir "Mesih"in geleceği ve Yahudilerin onun önderliğinde Filistin'e geri dönecekleri inancıydı. Mesih'in gelişi, asırlar boyu Yahudi gettolarında en çok konuşulan ve beklenen kehanet oldu. Her gün düzenli olarak, Mesih'in gelişi için dua edilirdi. Mesih inancı, güçlenerek devam etti. "Yahudi Ansiklopedisi"Encyclopaedia Judaica, konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor:
Hahamların düşüncesine göre, Mesih, insanlık tarihinin en üst noktasında, İsrail'i kurtaracak ve yönetecek olan kraldır. Bu şekilde, Tanrı'nın Krallığı, kurulmuş olacaktır... Mesih, İsrail'in düşmanlarını yenecek, Yahudi halkını yeniden topraklarına kavuşturacak, onları Yehova'yla yakınlaştıracaktır. Bir peygamber, savaşçı, hakim, kral ve Tevrat öğreticisi olacaktır... Hahamlar, Mesih'in Davud'un soyundan geleceğine inanırlar.4
Yahudi öğretisinin temel taşlarından biri olan Mesih inancı, görüldüğü gibi, İsrailoğulları'nın yükseliş beklentisidir. Kuran ayetinde "İsrailoğulları'nın yükselişi"nin yeryüzünde bozgunculuk (anarşi, adaletsizlik, dejenerasyon, şiddet, zulüm vb.) çıkarmakla paralel olduğu vurgulanıyordu. Acaba, Yahudilerdeki Mesih inanışı, bu "bozgunculuk" boyutunu da içeriyor mu?
Yahudi kaynakları, Mesih'in gelişinin Yahudiler için bir kurtuluş olduğunu söylerler ama bu "kurtuluş"un Yahudi olmayanlar için ne anlama geldiği üzerinde pek durmazlar. Mesih, Yahudileri "kurtarırken" diğer milletleri ve dinleri ne yapacaktır? Bunun cevabını önce Yahudi kaynaklarında diğer millet ve dinlere nasıl bakıldığında aramak gerekiyor. Bu kaynaklardan en önemlisi Eski Ahit (Tevrat)tır. Eski Ahit'e göre, Yahudiler diğer tüm halklardan üstün ve "seçilmiş" bir halktır. Yeryüzünün gerçek sahipleri onlardır ve yeryüzünü yönetme hakkı da onların elindedir. Bu konudaki yüzlerce Tevrat hükmünden birkaçı şöyledir:
Siz Allahınız Rabbin oğullarısınız... Çünkü sen Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavimsin ve Rab yer üzerinde bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere seni seçti.5 ... Ve onlardan nefret ettim. Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras olarak alacaksınız ve ben size onu mülk olmak üzere vereceğim, ben sizi milletlerden ayırt eden Allahınız Rabbim6 Ben dedim. Siz ilahlarsınız ve hepiniz yüce olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin hepsine sen varis olacaksın.7
Bu "yeryüzüne hükmetme" hakkını tanımayanlar, "Tanrı'nın seçilmiş kavmi"ne karşı gelmiş olurlar ki, cezalandırılmaları gerekir. Ceza, şiddetle olur. Bir M. Tevrat ayetinde şöyle denmektedir: "İşte benden ve miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın." 8
Bu durumda Mesih'in yapacağı da bu inanışın gereklerini yerine getirmek, yani diğer millet ve dinlerin Yahudilere boyun eğmesini sağlamaktır. Kabul etmeyen, ayetlerdeki yöntemlerle, cezalandırılacak ve yola getirilecektir...
Yahudi kaynakları, başta belirttiğimiz gibi Mesih'in bu misyonundan pek söz etmezler. Biraz söz eden bir tanesi, The Universal Jewish Encyclopedia, Mesih'in diğer milletleri ne yapacağını şöyle bildiriyor: "Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek9, ya imha edilecek10 ya da dinlerinden döndürüleceklerdir. Ama sonları ne olursa olsun, o tarihten sonra İsrail için sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır."11
Kısacası Yahudilerin beklediği Mesih, Kuran'da sözü edilen "bozgunculuk" hareketini en üst noktada uygulayacak kişidir. Kimileri, sözkonusu Mesih düşüncesinin Yahudi dininin içinde önemli bir yer tutmayan ve yalnızca bazı Yahudi grupları tarafından savunulan bir inanç olduğunu sanabilir. Mesih inancı, Yahudi dininin temel taşlarından biridir ve dinlerine bağlı olan tüm Yahudilerce büyük bir bağlılıkla korunmaktadır. Yahudi geleneğinin en büyük isimlerinden olan Haham Maimonides, Mesih inancının Yahudiliğin temellerinden biri olduğunu ve Mesih gelince diğer milletlerin Yahudilere boyun eğeceğini bildirir:
Maimonides, Mishne Torah (İkinci Tevrat) adlı eserinde, Davud'un soyundan bir kişinin bir gün eski Krallık'ı kuracağını ve Yahudileri zafere kavuşturacağını yazar. Buna göre bu kişi, diasporaya dağılmış olan Yahudileri Kutsal Topraklar'a döndürecek ve Tapınak'ı yeniden inşa edecektir. Dolayısıyla, Tevrat'ın yasaları, Tapınak'la ilgili olanlar da dahil olmak üzere, yeniden Kutsal Topraklar'da uygulanmaya başlayacaktır. Ve sonunda bütün milletler, Yahudilerin 'Tanrı'nın Oğulları' olmaktan gelen üstünlüklerini kabul edecektir... ... Maimonides şöyle der: 'Mesih'in gelişine tam bir inançla inanıyorum. Ne kadar geç kalırsa kalsın, her gün onun gelişini bekliyorum'... Mesih'in gelişi kuşaklar boyunca ertelenmesine ve onbir yüzyıldır diasporanın sürmesine rağmen, Maimonides son derece kararlıydı. Mesih ile ilgili şu hükmü veriyordu: 'Mesih'e inanmayan, hatta onun gelişini sabırsızlıkla beklemeyen kimse, yalnızca resullerin haberlerini değil, tüm Tevrat'ı da yalanlamış olur'.12
Peki Mesih ne zaman gelecektir? Bu kuşkusuz önemli bir sorudur ve binlerce yıllık Yahudi tarihinin de en önemli konularından biridir. Öyle ki, Yahudi tarihinde çok sayıda "sahte Mesih" yer alıyor. Bu kişiler gözlenen vaktin geldiğini ve kendilerinin beklenen Mesih olduklarını öne sürerek Yahudi cemaatlerinde dalgalanmalar yaratmışlardır. Ama bu Mesihler'in "sahte"liklerinin en açık göstergesi Filistin'e dönüş ve Kudüs'ü ele geçirme operasyonunu başaramamış olmalarıdır.
Ama bugün, Yahudiler, ilk sürgünden 19 yüzyıl sonra Filistin'e dönmüş ve Kudüs'ü almış durumdalar! İşin en ilginç yanı da, Yahudi önde gelenlerinin, bu dönüşü, yani İsrail Devleti'nin kuruluşunu Mesih inancına paralel olarak yorumlamaları. Bu, hem Mesih inancının günümüz Yahudileri arasında da ne denli güçlü olduğunu gösteriyor, hem de Mesih'in gelişi ile ilgili olarak hangi tarihlerin beklendiğini ortaya koyuyor. Encyclopaedia Judaica, İsrail Devleti-Mesih inancı paralelliğini şöyle bildiriyor:
Geleneksel (ortodoks) düşünceye göre, Mesih, Davud'un soyundandır. Kudüs'te hükmedecek ve Tapınak'ı yeniden inşa edecektir. Çoğu ortodoks haham, ilk başta Siyonizme karşı çıkmış, bu akımın tanrısal olan kurtuluş yerine tümüyle insan yapımı bir kurtuluş öngördüğünü öne sürmüştü. Fakat, İsrail Devleti'nin kurulmasıyla birlikte, ortodoksinin genel görüşü, İsrail'in 'Mesih'in gelişinin başlangıcı' olduğu şekline dönüştü: Yani Tanrı'nın yönlendirmesi ile insanların kurdukları yapı, Tanrı'nın doğrudan müdahalesi ile gerçekleşecek olan Mesihi dönemin hazırlayıcısı olacaktı. Ortodoks hahamlar arasında, çağımızdaki olayları Mesih'in gelişinin ışığında değerlendirme yöntemi de çok yaygındır. Öyle ki, M. Kasher, Eski Ahit'teki 'Ve ay kızaracak ve güneş utanacak; çünkü orduların Rabbi Siyon dağında ve Yeruşalayim'de (Kudüs) krallık edecek; onun ihtiyarları karşısında da izzet!'13 ayetinde yer alan kehanetteki ayın inişini, İsrail Devletinin kurulması olarak yorumlamıştır.14
Üstteki alıntıdan da anlaşıldığı gibi Yahudilere göre, İsrail Devleti'nin kurulması ile birlikte Mesih'in gelişinin ön şartları hazırlanmış olmaktadır. Bu inanca göre, "insani" çabayla başlayan bu süreç, "ilahi" bir gelişme olan Mesih'in gelişi ile devam edecektir. Ancak bu "mutlu son"a varılabilmesi için Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce yapılması gereken ve Mesih'e ortam hazırlayacak olan üç misyon vardır. The Universal Jewish Encyclopedia bu misyonları şöyle anlatır:
Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre, Mesih'in dönüş süreci, doğal olaylarla başlayacaktı: Yahudilerin Filistin'e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile. Mesih'in ortaya çıkışı ve vaadedilen mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa şunlardı: Kutsal Topraklar'da büyük ve yeter sayıda Yahudinin yerleşip devlet kurulması, Kudüs'ün ele geçirilmesi ve Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi.15
Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar'daki Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948'de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs'ün ele geçirilmesi, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda yerine getirildi. 1980'de Kudüs "İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi...
Dolayısıyla, Mesih'in gelişini sağlayacak misyonlardan geriye bir tek Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak, ilk bozgun döneminin ardından gelen yıkılışın anısına, Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.
"Peki Tapınak'ı inşa etmek zor birşey midir?" sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya, İsrailliler için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir? Zorluk, Tapınak'ın inşa edilmesinde değildir. Eski Tapınak'ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak'ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler...
Tüm bu incelediğimiz bilgilerden, Kuran'da anlatılan "İsrailoğulları'nın ikinci yükselişi" olayının içinde bulunduğumuz çağa baktığı anlaşılıyor. Yahudiler 19 yüzyıl süren sürgünün ardından Kutsal Topraklar'a dönmüş, "Mesih'in ayak sesleri"ni dinliyorlar. 19 yüzyıldır ilk kez bu kadar "yükselebilmiş" durumdalar. Dünya üzerinde, ünlü lobileri sayesinde ne denli etkin oldukları biliniyor. Ortadoğu'da uyguladıkları şiddet, Balkanlar'dan Filipinler'e kadar uzanan coğrafyada anti-İslam hareketlere verdikleri destek ya da Latin Amerika'dan Afrika'ya Üçüncü Dünya'da faşizme yaptıkları yardımlar, "bozgunculuk" çıkardıklarının açık birer göstergesidir. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde sözkonusu bozgunculuğu ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğiz.
Peki günümüze denk düştüğü anlaşılan bu "yükseliş"in, Yeni Dünya Düzeni kavramı ile ilgisi nedir? Yeni Dünya Düzeni, bu "yükselişle" ne kadar ilgili, hatta ne kadar paraleldir?
Kitap boyunca bu sorunun cevabını inceleyeceğiz.

Kabala, Sefirot ve Tarihle Oynama Sanatı
Kuran'da anlatılan "ikinci yükseliş"in, Yahudi literatüründe yer alan Mesih'in dünyaya gelişi projesinin karşılığı olduğunu inceledik. Burada, Yahudi literatüründe bu inançla yakından ilgili olan bir başka konu kendiliğinden gündeme geliyor: Kabala.
Kabala, İbranice'de "Gelenek" anlamına gelir. Yahudi ruhbanlarının, asırlardır birbirlerine aktardıkları ve Kutsal Kitap'ın "gizli anlamları" ile ilgilenen bir tür okültizm ve mistisizm yöntemidir. İsrailli tarihçi Moshe Sevilla-Sharon Kabala'yla ilgili olarak şunları yazar:
Ortaçağ'ın zulüm rejimleri baskılarını arttırdıkça, birçok Yahudi gerçek yaşamdan elini eteğini çekmeye ve kendilerini, evrenin büyük sırları hakkında spekülasyonlara vermeye başladılar... Bu dönemde yazılan Yaradılış Kitabı (Sefer ha Yetsira), Yahudi mistik düşüncesinin büyük eseri olan Kabala'nın başlıca kaynaklarından oldu...Bu mistik patlama İspanya'da meydana geldi ve gizli, esrarlı 'bilimlere' merak saran mistiklerin itişiyle durmadan genişledi. Mistik isyanın başlıca eseri Zohar Kitabı oldu. Bu eser Rabbi Şimon Bar Yohay'a atfedilmekle birlikte, büyük bir ihtimalle, XIII. yüzyılın İspanyalı bilginlerinden Moşe de Leon tarafından yazıldı. Tevrat'ın ilk beş kitabının ve diğer bölümlerinin mistik bir yorumu olan Zohar, Tora'da bulunan ve 'herkesin anlamadığı' birtakım gizli kavramları açıklama amacını güttü...16
Aslında ilk kez Babil'de gelişmesine rağmen Ortaçağ'daki diaspora döneminde daha da güçlenen Kabala'nın en önemli özelliği ise, Mesih inancıyla yakından ilişkili olmasıydı. Sevilla-Sharon şöyle diyor:
... Kabala edebiyatının gelişmesi, Mesih'in geleceği inancıyla yakından ilişkilidir. Bilindiği üzere, bu inanca göre, Mesih Büyük Kurtarıcı geldiğinde İsrail ulusu sürgünden kurtulacak, İsrail devleti yeniden kurulacaktır... Hıristiyan çevrenin baskıları karşısında da Yahudiler, Kabala'nın karanlık ve esrarlı felsefesi dışında sığınacak yer bulamamışlardı. Yahudi bilginlerin o zamanki yaklaşımına göre, ulusun nasıl izah edileceği bile bilinmeyen bu kötü kaderi, ancak 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşılabilirdi.17
"Ulusun kötü kaderini 'gizli bilimlerin' yardımıyla aşmak"... İşte Ortaçağ Avrupası'ndaki Kabalacı hahamların amacı buydu. "Kötü kaderin" aşılması, Mesih'in dünyaya gelişi anlamını taşıyordu. Kabala'nın asıl amacı, işte bu büyük rüyayı gerçekleştirmekti. The Universal Jewish Encyclopedia şöyle yazar: "Pratik Kabala'nın temel amacı Mesihin dünyaya gelişini sağlamaktır. Kabala'ya göre, bu amaca ulaşmak için, kişisel yoğunlaşma, derin dua-konsantrasyon ve çile egzersizleri ile çalışılmalıdır..." 18
Ortaçağ Avrupası'nın Yahudiler üzerinde oluşturduğu baskı ve kısıtlamalar, Mesih'in gelişi konusunun tümüyle Kabalistik bir faaliyet haline gelmesiyle sonuçlandı. Öyle ki, Yahudilerin İsrail'e yeniden dönebilmeleri için asırlardır sürdürülen "tikkun" duası da, Ortaçağ'la birlikte Kabala'yla özdeşleşti. Tikkun, son derece sapkın bir Allah inancı içeriyor, Yahudileri İsrail'den sürdüğü ve kendi Tapınak'ını yıktığı için kendi kendine isyan eden Yehova'dan söz ediyordu:
Tikkun Hazot: (İbranice geceyarısı duası) Tapınak'ın yıkılışının anısına ve İsrail topraklarına geri dönüş için özellikle tam gece yarısı yapılan dua. Bu gelenek, hahamların Tanrı'nın da benzer şekilde Tapınak'ın yıkılışını nedeniyle yas tuttuğunu kabul etmesiyle başladı... Hahamların söylediğine göre, Tanrı, geceyarısı 'oturuyor ve bir aslan gibi kükrüyor' ve şöyle diyordu: 'Çocuklarıma öfkeyle doluyum, onların günahları yüzünden kendi Tapınak'ımı yıktım ve onları diğer milletlerin arasına dağıttım.' Isaac Luria döneminde bu gelenek, Kabalistik çalışmalarla iyice özdeşleşti ve kurallaştırıldı.19
Kısacası Kabalacılar'ın amacı "Mesih'i dünyaya döndürmek"ti. Bunun için çeşitli "gizli bilim"lerden yararlanılmalıydı. Kabala, bu gizli bilimlerin yöntemini açıklayan ama yalnızca "anlayanlara" açıklayan bir Gelenek'ti.
"Gizli bilimlerle uğraşmak, bunun için yoğun ayin ve trans yöntemleri kullanmak..."; bu tanımın bir diğer ifadesi büyü yapmaktır. Acaba Kabala büyü sanatı mıdır?
Bu sorunun cevabını ararken, Yahudilerle ilgili önemli bir Kuran ayetiyle karşılaşırız. Kuran'da, Yahudilere, Babil'delerken, özel bir "büyü ilmi" öğretildiği, fakat Yahudilerin bunu "hayır" değil, "şer" yolda kullandıkları bildirilir:

Ve onlar (Yahudiler), Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: 'Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme' demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 102)

Ayet, Yahudilerin Hz. Süleyman'ın saltanatını büyü yolu ile kurduğunu iddia ettiklerini, oysa Hz. Süleyman'ın böyle bir şey yapmadığını bildiriyor. Bunun ardından, Babil'deki iki meleğin Yahudilere büyü ile ilgili bazı şeyler öğrettiklerini ama bunu inkar için kullanmamaları gerektiğini söylediklerini anlatıyor. Buna rağmen, Yahudilerin bu ilmi kötülük yolunda kullanmaya başladıklarını ve tümüyle bu işle ilgilendiklerini haber veriyor.
Bundan çıkan sonuç şudur: Babil'de, Yahudilere büyü (bu büyünün içeriği tam belli değildir, cinleri kullanmak ya da benzeri bir şey olabilir) ile ilgili bazı gizli bilgiler verilmiş, fakat onlar bunu Allah'a başkaldırmak ve insanlara zarar vermek yolunda kullanmışlardır.
Bu ilmin Babil'de verilmiş olması ise çok ilginçtir: Çünkü Babil, Kabala'nın da çıkış yeridir. Aslında Kabalistler, Kabala geleneğinin tarihin başından beri sürdüğünü iddia ederler; ancak Kabala'nın ilk yazımı sürgün döneminde Babil'de yaşayan Simeon Ben Yohai tarafından gerçekleştirilmiştir. Diaspora döneminin başlaması ve Yahudi merkezinin doğudan batıya kaymasıyla birlikte, Kabala'nın merkezi de değişmiş, Kabalistik çalışmalar Babil'den İspanya'ya ve diğer Avrupa merkezlerine kaymıştır.20
İspanya'da ise Kabala geleneğine yeni bir boyut daha eklendi. Burada, 13. yüzyılda yazılan ve Kabala'nın en önemli kitabı haline gelen Sefer ha-Zohar doğdu. Zohar'la birlikte de Sefirot kavramı.
Sefirot, aslında bir tür şemaydı. Kabalacılar, Sefirot'un Tanrı Yehova'nın "yansıma şekli" olduğuna inandılar. Bu mistik doktrine göre, bütün herşey Sefirot'a göre yaratılıyordu. İnsanın ruhundan, evrenin yapısına kadar herşey Sefirot şemasıyla uyumluydu. Tüm varlıklar Sefirot'a göre konumlanıyor, Sefirot'a göre işliyordu.
Ve Kabalacılar, bu noktadan hareketle çok ilginç bir sonuca vardılar. Dünyadaki olaylar, yani tarih de Sefirot'a uygun olarak gelişiyordu!... Yahudi yazar Eli Barnavi şöyle yazıyor:
Kabala, Ortaçağ'daki ilk ortaya çıkışını 12. yüzyılda Güney Fransa'daki Provins'te yaptı. Bununla birlikte, asıl doruk noktasına 13. yüzyılda, Sefer ha-Zohar'ın yazımıyla birlikte, İspanya'da ulaştı... Burada geliştirilen Kabala teorisine göre, Kutsallık, kendisini, Tanrı ve yaratılış arasındaki ilişkiyi açıklayan on Sefirot ile açıklıyordu. Bu Sefirotlar, Tanrısal aklı temsil ettiklerine göre, bütün varlıklar da bunlara göre konumlandırılabilirdi. Bu durumda insan, bazı belirli ritüelleri uygulayarak, bu Sefirotları etkileyebilir ve dolayısıyla dünyanın gelişimine yön verebilirdi. Bu Sefirot teorisi, İspanya'daki Kabalacı öğretinin temel noktası haline geldi.21
"Bazı belirli ritüelleri (ayinleri) uygulayarak Sefirot'u etkilemek ve böylece tarihe yön vermek", bu teori İspanya Kabalacıları'nı çok etkiledi: Düşündüler ki, bu ilginç yöntemle Kabala'nın temel amacına ulaşılabilir, yani Mesih'in gelişi için gerekli şartlar da yerine getirilebilirdi.
Kısa zamanda sözkonusu "Mesih'in gelişini hızlandırma" yöntemi, Kabalacılar'ın temel uğraşısı oldu. Bu tehlikeli ve karanlık yola giren hahamların başına bazen kötü şeyler de geliyordu. Amerikalı Yahudi yazar Edward Hoffman, Amerika'daki ortodoks Yahudi mezhebi Lubaviç'i konu edinen kitabında ilginç bir olay aktarıyor:
Mesih beklentileri, özellikle Mesih'in gelişini çeşitli ritüellerle hızlandırmaya çalışan haham sınıfında çok güçlüydü. Bize ulaşan bilgilere göre, cezbe ve transa geçen bazı hahamlar, yatağa şafak sökmeden Mesih'in geleceği inancıyla gidiyorlardı. Çeşitli kaynaklarda, bazı hahamların sinagogta, halkın önünde Mesih'in gelişini bu kadar uzattığı için Tanrı'ya meydan okudukları anlatılır... 1814 Sonbaharı'nda, üç ünlü haham, bazı yöntemlerle Mesih'in gelişini 'zorlamaya' çalıştılar. Haham Lubliner, Haham Rimanover ve Haham Medzybozer, biraraya gelip bir grup oluşturarak, kutsal gelişi zorlamaya karar verdiler. Ne yaptıkları ile ilgili detaylı bilgi tarih kitaplarında yer almıyor. Tek bilinen, her üç hahamın da aynı yıl içinde öldüğüdür.2
Sefirot sayesinde ve çeşitli metafizik ritüelleri uygulayarak maddesel dünyayı etkilemek, İspanya'dan başlayarak tüm Kabalacıların en büyük uğraşısı haline geldi. Ortaçağ ve okültizm uzmanı ünlü İtalyan romancı Umberto Eco, bu inancı Foucault Sarkacı adlı romanında bir Yahudinin ağzından şöyle aktarıyor:
Haham Meir, haham Akiba'dan ders alırken, mürekkebe zaçyağı katıyormuş, ama hocası hiç ses çıkarmıyormuş. Haham Meir, Haham İsmail'e, doğru mu yapıyorum, diye sorunca, o da şöyle demiş: 'Sevgili oğlum işinde dikkatli ol, çünkü kutsal bir iştir bu iş; bir harf atlarsan ya da bir harf fazla yazarsan tüm dünyayı yok edersin'... Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek, dünyayı yeniden düzenlemek demektir.. Kitap'ın harflerini yeniden düzenlemek için de çok dindar olmak gerekir... Her kitap, Tanrı (Yehova)nın adıyla dokunmuştur... Tevrat'la uğraşan kimse, dünyayı devinim içinde tutar; okurken, yeniden yazarken, kendi bedenini de devinim içinde tutar, çünkü bedenin dünyada dengi bulunmayan hiçbir parçası yoktur.. Kitap'ı değiştirirsen, dünyayı da değiştirirsin; dünyayı değiştirirsen bedenini de değiştirirsin.23
Tüm bu aktardıklarımız elbette bir ölçüde fantastik olaylardır. Kabalacı Yahudiler Sefirotla uğraşıp çeşitli büyüler yaparak dünyayı değiştirdiklerine inanıyor olabilirler ama bu kuşkusuz ihtiyatla karşılanması gereken bir iddiadır. Bu konuda göz önünde bulundurulması gereken bir bilgi varsa, o da Allah'ın Kuran'da Babil'de Yahudilere büyü ile ilgili özel bir ilim öğretildiğini haber vermiş olmasıdır. Bu noktadan hareketle, Kabalacı Yahudilerin bu ilmi daha da geliştirerek Sefirot kavramına vardıkları belki iddia edilebilir; ama belirttiğimiz gibi bu oldukça belirsiz bir konudur.
Ama zaten bizim için burada önemli olan, Kabalacıların tarihin akışını değiştirebilecek bir büyü ilmine sahip olup olmadıkları değildir. Önemli olan, Kabalacıların tarihin akışını etkilemek gibi bir niyete, bir hedefe sahip olmalarıdır. Neden, diye sorarsanız somut bir cevap verilebilir: Çünkü, Ortaçağ'ın sonlarında yaşayan Kabalacıların tarihin akışını değiştirerek varmak istedikleri hedefler, bugün büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Önceki sayfalarda değindiğimiz gibi bugün gerçekten de Mesih'in gelişinin ön şartları Yahudiler eliyle gerçekleşmiş, İsrail Devleti "Mesih'in ayak sesleri" olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Madem Kabalacıların hedeflerinin büyük kısmı gerçekleşmiştir, o halde "tarihin akışı" içindeki bu gelişmenin gerçekten Kabalacıların müdahalesi ile mi oluştuğunu merak etme durumundayız.
İki ihtimal vardır: Ya tarih, çok mükemmel bir tesadüf sonucu, Ortaçağ'ın sonlarında İspanya'da yaşayan Kabalacıların amaçlarına çok uygun bir biçimde gelişmiştir. Ya da, sözkonusu Kabalacılar ve onların mirasçıları gerçekten de tarih üzerinde etki oluşturmuşlar ve dünyanın gidişatını kendi lehlerine değiştirmişlerdir.
Bu ihtimallerden hangisinin gerçeğin kendisi olduğunu bulmak içinse, Ortaçağ'ın sonundan bu yana tarihin akışı üzerinde titiz bir inceleme yapmak gerekiyor. Dünyayı Ortaçağ'dan bu yana değiştiren etkenler arasında, acaba Kabalacı Yahudilerin Mesih getirme ve dolayısıyla dünyaya hakim olma hesapları da var mıdır?
Elbette Kabalacıların dünyayı nasıl etkilemiş olabileceklerini bulmak için, bu mistik Yahudilerin büyü ayinlerini keşfe çıkacak değiliz. Çünkü Kabalacıların hedeflerine varmak için metafizik yöntemlerin yanında normal yöntemler (yani her türlü politik, ekonomik, sosyal, psikolojik, vs. girişim) de kullanılabilir. Kabalacıların metafizik dünyaları bizi fazla ilgilendirmemektedir ama normal dediğimiz yöntemlerle bir şeyler gerçekleştirmiş olabilirler ve bunu keşfetmek de son derece ilginç olacaktır.
Ortaçağ'ın Kristof Kolomb'un 1492'deki Yeni Dünya keşfi ile sona erdiği kabul edilir. O zamandan şimdiye 5 asır geçmiştir. Eğer gerçekten de bu 500 yıl içinde Kabalacılar tarihin akışı içinde etkili olmuşlar ve kurulu dünya sistemini kendi Mesih hesapları ve dünya egemenliği planları için değiştirebilmişlerse, karşımızda çok ilginç bir düzen, 500 yıllık bir düzen duruyor demektir.
Bu kitap, işte bu 500 yıllık düzeni keşfetmek ve bu noktadan hareketle de geleceği kestirebilmek için yazılmıştır.

Mesih'in Anahtarı:
Süleyman Tapınağı
Bu 500 yıllık dönemin biraz karmaşık ama son derece ilginç ve şaşırtıcı öyküsüne girmeden önce, son olarak konuyla ilgili çok önemli bir noktayı daha gözden geçirmek gerekir: Yahudilerin ve Yahudilik'ten etkilenmiş örgütlerin hep dönüp-dolaşıp konuyu getirdikleri yeri, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nı...
Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, 19 yüzyıldır yıkık olan Kudüs'teki Süleyman Tapınağı, Yahudiler ve sahip oldukları Mesih inancı açısından büyük önem taşır. Tapınak'ı yeniden inşa etmek, asırlardır Yahudilerin en büyük rüyası durumundadır. Tapınak, Yahudi halkının sembolü ve sahip olduğu sözde üstünlük ve egemenliğin işareti olarak yorumlanmaktadır. Kutsal mekanın ayakta kalan tek duvarının Ağlama Duvarı'na dönüştürülmüş olması da, Yahudilerin bu mabedin yıkık olmasından dolayı duydukları hüznün ifadesidir.
Tapınak'ın önemi yalnızca Yahudiler için geçerli değildir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz gibi, Tapınak'ı inanç ve felsefelerinin merkezine yerleştirmiş olan başka güçler de vardır. Haçlı Seferleri sonucunda Kudüs'te kurulan Tapınak Şövalyeleri (Templar Knights) ve onların devamı niteliğindeki masonlar da Kudüs Tapınağı'na büyük önem verirler. Öyle ki, masonluğun temeli olan Hiram efsanesi, Tapınak'ın inşası sırasında gelişen bir olaya dayanır. Buna göre Tapınak'ın yapımını üstlenmiş olan duvarcı ustası Hiram Abiff, bazı kıskanç öğrencilerince öldürülmüştür. Masonlar, Tapınak'ın inşasını üstlenmiş olan Hiram Usta'nın geleneğini devam ettirdiklerini söylerler. Ve aynı Yahudi inanışındaki gibi mason düşüncesinde de Tapınak'ın yeniden inşası hedefi yer alır. Bu insanlar için Tapınak dünya üzerindeki en önemli şey konumundadır.
Peki acaba bu insanları Tapınak'la bu denli ilgilenmeye yönelten şey nedir? Neden bir halkın tarihteki en büyük hedefi bu mabedi yeniden inşa etmektir? Nasıl olur da tüm dünyada elit kesimden milyonlarca üyesi olan masonluk, asırlar önce yapılmış ve yine asırlar önce yıkılmış bir tapınaktan bu denli etkilenebilir?... Anlaşılıyor ki, bu güçler için Tapınak, yalnızca taştan-topraktan oluşmuş bir bina değildir. Başka anlamları vardır... Acaba nedir bu anlam? Nedir Tapınak'ı yeniden inşa etmekle ulaşmak istedikleri sonuç?...
Bu soruların cevabını bulmak için Tapınak'ın neyi sembolize ettiğine bakmak gerekiyor. Tapınak, Hz. Davud'un oğlu olan Hz. Süleyman tarafından inşa edilmişti. Bilindiği gibi Hz. Süleyman, yaşadığı dönemde çok büyük bir güce ve mülke ulaşmış bir peygamberdi. O zamanın standartlarına göre bir tür "dünya egemenliği" elde etmişti. Ulaşabildiği diğer tüm din ve toplumlar, onun egemenliğini kabul etmişti.
Dolayısıyla Tapınak, Hz. Süleyman'a verilmiş olan bu büyük güç, iktidar ve mülkü sembolize etmektedir. Ve en önemlisi, bunlar sıradan güçler değildir. Kuran'da Hz. Süleyman'a olağanüstü bazı "ilimler" verildiği belirtilir ve onun rüzgarları kontrol etme gücüne sahip olduğu, hatta "madde nakli" olarak tanımlanabilecek bazı işlemler gerçekleştirdiği, cinleri yönettiği ve kullandığı haber verilir. (Sebe Suresi, 12-14 ve Neml Suresi, 15-44)
Mesih'in gelişiyle birlikte "dünyaya egemen olma" hesapları yapan Yahudi önde gelenlerinin Tapınak'la bu denli ilgilenmeleri de, Tapınak'ın sembolize ettiği Hz. Süleyman'ın mülk ve iktidarı nedeniyle olmalıdır. Bekledikleri Mesih, inançlarına göre, Hz. Süleyman'ın soyundan olacağına ve yeniden inşa edilecek olan Tapınak'tan dünyayı yönetecek olduğuna göre, Mesih'le birlikte aynı Hz. Süleyman dönemindeki gibi bir hakimiyet ve güç elde etmek istiyorlar demektir. Aynı güç beklentisi, Tapınak'ı felsefelerinin merkezine yerleştiren diğer güçler (Tapınak Şövalyeleri, masonlar vb.) için de geçerlidir.
Bu anlatılanlardan, belki Yahudilerin bu tür bir beklenti içinde olması doğal karşılanabilir. Öyle ya, Yahudiler eski bir peygamber dönemindeki yönetimlerine yeniden kavuşmak istiyorlar, denebilir. Ama gerçek böyle değildir...
Çünkü bu aşamada Kuran'da dikkat çekilen çok önemli bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekiyor: Hz. Süleyman bir peygamberdir ve elde ettiği güç ve iktidar da "rahmani"dir. Yani güç ve iktidarını Allah yolunda, Allah için, doğruluk ve iyilik yönünde kullanmıştır. Oysa Yahudilerin Hz. Süleyman'a yönelik bakış açıları çok farklıdır. Kuran'da işte bu noktaya dikkat çekilir. Yahudiler, Süleyman hakkında "şeytanların söylediklerine" uymuşlardır: "Ve onlar (Yahudiler), Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti..." (Bakara Suresi, 102)
Bu ayetten anlaşıldığına göre Yahudilerin kendi zihinlerinde oluşturdukları Hz. Süleyman imajı, gerçek Hz. Süleyman'ın tamamen zıttıdır. Dolayısıyla Süleyman Tapınağı da, Yahudiler ve onlarla aynı bakış açısına sahip olanlar için, "rahmani" değil, Kuran'ın deyimiyle "şeytani" gücün sembolüdür.
Hz. Süleyman, yaşadığı dönemde imanı temsil etmişti. Yenilgiye uğrattığı ordular, Allah'a ve O'nun dinine düşman olan ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ordulardı. Kurduğu düzen ise tüm insanlar için adalet düzeni olmuştu. Herhangi bir ırkı kayırmamış, bir ırkın peygamberi olmamıştı. Krallığı "rahma-ni"ydi. Oysa Yahudiler Hz. Süleyman'ı peygamber olarak kabul etmezler. Onu, Yahudi ırkının egemenliğini kurmuş olan bir "kral" olarak kabul ederler. Yöntem olarak da, üstteki ayette bildirildiği gibi "büyü"yü kullandığını öne sürerler. Dolayısıyla ona "inkar" atfederler, mülkünü "şeytani" bir biçimde elde ettiğine inanırlar.
Bakara 102'yi tefsir eden İslam alimleri bu konuya dikkat çekmişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, Hz. Süleyman hakkında yapılan bu iftirayı anlatır ve Kuran'da sözü edilen "şeytan"ların " ... ey insanlar, bilmiş olunuz ki, Davud oğul Süleyman, bir sihirbazdı. Cinleri ve şeytanları, rüzgarları hep sihriyle emri altına alırdı. O neye ulaştı ise sihir ilmiyle ulaştı" dediğini bildiriyor. Ayrıca bu iftiranın Yahudilerce kabul görmesinin ardından, Yahudilerin de aynı gücü elde etmek için büyüyle yoğun biçimde ilgilenmeye başladıklarını yazıyor. (Kabala, işte bu büyünün yöntemidir). Bir başka kaynakta, Safvetü't-Tefasir'de bildirildiğine göre ise, Peygamberimiz Yahudilere Hz. Süleyman'ın da bir peygamber olduğunu söylediğinde, Yahudiler şaşırarak "O, sadece bir sihirbazdı" demişlerdir.
İşte bu yüzden, Hz. Süleyman'ı büyücü olarak kabul eden ve aynı yöntemle yani Kabala'yı kullanarak aynı iktidarı Mesih önderliğinde yeniden elde etmek isteyen Yahudi önde gelenlerinin umdukları krallık, Kuran'ın deyimiyle "şeytani"dir. Tapınak'ın yeniden inşasıyla başlamasını umdukları Mesihi dönemin, İsra Suresi'nin başında bildirildiğine göre, Allah'a karşı büyük bir isyan ve "yeryüzünde bozgunculuk" dönemi olacak olması da sanırız bundandır...
Kabalacılar, bu "şeytani" krallığı kurmak için Mesih'in gelmesi gerektiğini, Mesih'in gelmesi için de kutsal kaynaklarda yazılı olan kehanetlerin yerine getirilmesi ve bir yandan da dünyanın hedeflenen "Yahudi egemenliği"ne hazırlanması icab ettiğini düşünmüşlerdir. Kehanetleri yerine getirmek ve dünyayı "Yahudi egemenliği"ne hazırlamak ise kuşkusuz son derece detaylı bir iştir ve kapsamlı bir plan gerektirir. Kısaca ifade etmek gerekirse, bir Mesih Planı.
Şimdi, Mesih Planı'nın Süleyman Tapınağı etrafında dönüp-dolaşmış olan 500 yıllık gizli tarihini incelemeye başlayabiliriz.